Dedemin hikayesi ve eski Cihanbeyli

Elif nenem ve Ilyas dedem evlerinin merdivenlerinde

Elif nenem ve Ilyas dedem evlerinin merdivenlerinde

Bazılarınız belki bilmiyor, anlatayım. Yaklaşık üç haftadır Cihanbeyli’deyim, annemin ve babamın doğup büyüdüğü, oyun oynadığı ve bugünlerde hasretliğini çektiği köylerde ve evlerdeyim. Gelmemin en baskın sebebi yüksek lisans/Master tezim. Tez konum bu yörede yaşayan Kürtçe ağıt geleneğini, daha doğrusu bu geleneği yıllardır merak ettiğim ve yakından tanımak ve anlatmak istediğim için bu konuda bir akademik belirleyici tezimi yazmak istedim. Bu sayede aslında yoğun bir yolculuk başladı benim için. Şu an tam dört haftadır Cihanbeyli ve babamın köyü Qulto (Sağlıkköyü) arasında gelip gidiyorum. Çoğunuz iyi bilirsiniz buraları çünkü civar köylerdensiniz, ve inanın Şubat ayında buralar okadar gri, soğuk ve heyecansız ki, yaz aylarındaki o renklilikten eser yok. Yine de bu halini de yaşayın derim. Sobanın başında sıcacık kaçak çayı yudumlamak, her kapı aralandığında anında içeri sızan o buz gibi havayı hissedip titremek ve en kötüsü de (affedersiniz) o buz gibi lavabolara gitmek zorunda kalmak da bi ayrı hani. En azından Danimarka’daki sıcak yuvamla kıyaslı gayet eksantrik.

Gel gelelim ki bugünlerde çok şanslı hissediyorum kendimi, çünkü iki dedem de yaşıyor ve her ikisi de kaybolmak üzere olan bir neslin belki de son yasayanları. Bugün size biraz Ilyas dedemden (annemin babası) bahsetmek istiyorum. Aslında bahsetmekten ziyade dedemi yazmak istiyorum ki ilerde, o artık olmadığı zaman anlatabileyim ve ona dair kaybolmayacak anılarım olsun. Çünkü dedem Konya yöresinde yaşayan Kürt halkını yansıtan bir kitap, bir parça tarih gibi. Onun dünyası renkli olduğu kadar şeffaf.

Cihanbeyli’nin avukat Ilyas’ıdır dedem

Dedem İlyas Karabulut 81 yaşında ve 1934 Yapalı/Qamaro köyü-Cihanbeyli doğumlu. Üçüncü sınıfa kadar okumuş, daha sonra dışardan ortaokul diploması almış. Çocukken sadece Kürtçe konuşuyordu, fakat babası da Türkçeye hakim olduğu için çok çabuk öğreniyor. 1956 da bir memurluk sınavına giriyor Konya Adliyesinde, sınavı 2. olarak kazanır ve Cihanbeyli Savcı Katipliğine atanır. Cihanbeyli’de o dönem sadece iki tane araba varmış, ve bunlardan biriyle dedemler keşfe gidermiş, şahıstan kiralayarak. Yerel halk at arabaları, eşek, deve (dedem küçükken mesela develeri varmış ve hatta develer kurban olarak kesilir ve yenirmiş eskiden, tadı kuzudan da güzel der dedem) ve katırlarla ulaşım sağlarmış. Memurluk süresince civar köylere keşfe gidiyorlar, bir tarla veya davar kavgası olduğu zaman dedem gönderilirmiş bir savcı ve hakim eşliğinde ve tutanak tutarmış. Dedem hem Türkçe hem de Kürtçe bildiğinden tercüman da oluyormuş halk ve hakimler arasında. Çok da keyifli hikayeleri var bununla ilgili. Mesela bir keresinde iki Taşpınarlı çoban arasında bir kavga çıkmış. Hakim sormuş olay nasıl oldu diye, çobanın biri aradaki mesafeyi anlatmak için ”hakim bey eşek senin kadardı, köpek de benim kadardı, değnekle vurdu kafasını kırdı” demiş, hakimin yüz ifadesini düşünün artık.

Dedemin minik ofisi - kardan dolayı kapalı

Dedemin minik ofisi – kardan dolayı kapalı

Dönem dönem Cihanbeyli’de avukat bulunmayınca, diploması olmadığı halde İlyas dedemi avukat olarak kullanırlarmış. Çarşıda da Deli Battal diye biri varmış, dedemi her gördüğünde ’avukat İlyaaaas’ diye bağırırmış, böylece dedemin lakabı avukat İlyas olarak kalmış. Hatta hala dedeme gelip davalarla ilgili yardım istermiş genç avukatlar. 1966’da devlet tarla tapuları dağıtmış, memurlara verilmiyormuş, dedem istifa etmiş ve kendisine tarla almış. 67’de de serbest muhasebeciliğe başlamış 1987’ye kadar. Bu dönem Türkiye’ye bilgisayar gelince oğullarına bırakıyor muhasebeciliği ve arzuhalci (modern Türkçede hal/dert dinleyip yazıya döken demek) olarak devam ediyor yoluna. Muhasebeciliği bırakmasının tek sebebi ise daktilosu. Dedem hala çalışır arzuhalci olarak, ve daktilosundan vazgeçmez, belki de hala daktilo ile çalışan tek kişidir. ”Bilgisayarı beceremedim, daktilomdan memnunum” diyor. Arzuhalci dedem, kamu ve devlet kuruluşlarına halk adına dilekçeler ve itirazlar yazıyor, bunun için tabi çok resmi bir Türkçeye hakim olması gerekiyor, öyledir de. Yani çevre kürt köylerinden gelen, okuma yazma bilmeyen kesim dedemin ekmeğini sağlıyor. Arzuhalcilikten kazandığı az gelir, aylık Marlboro masrafını karşılamaya yetiyor. Emeklilik maaşı ise evin diğer giderlerine. Velhasıl 35+ yaşında olan her Cihanbeylili, özellikle Kürt köylerinde yaşayan ve hatta Avrupa’ya göç etmiş kesimin tamamı dedemi tanır ve müthiş bir saygı beslerler avukat İlyas Karabulut’a.

Cigaramın dumanı..

Dedem son derece dinine bağlı, namazında niyazında, belki de tanıdığım en dürüst müslümandır. Hatta Hac yapmış yani Hacı’dır dedem, ama hani o sıkıcı ciddi hacılar olur ya, gülümsemekten bile korkan, dedem hiç öyle değil, dünyanın en neşeli hacısı o. Bazen de namaz vakti beklediğinden çabuk gelince o anlatmaktan bıkmadığı hikayeyi anlatır: ”Xalikan’lının (Gölyazı) biri Avrupa’da işçiymiş, bir gün yine köydeki babasını aramış, telefonda konuşurlarken köyde okunan ezanın sesi gelmiş, ”maşallah baba ezan sesi geliyor” demiş oğlan, babası da ”hiç sorma oğlum, biz her gün bu çilenin içindeyiz” demiş”, der ve namaza oturur.

Dedemin ikinci eşi ve benim nenem Elif, her gün saat 16.00 da ”Haciii” diye sofraya çağırır dedemi. Bazen de ’Haci efendi’ diye çağırır, dedemin anlattığına bakarsak nenem her efendi sözcüğünü kullandığı zaman mutlaka bir şey isteyecektir sonrasında 🙂 Dedemin rutinleri vardır ki, hiç değişmez, değişirse o gece muhtemelen uyku sorunları yaşar. Mesela her gün aynı saatte yenir akşam yemeği. Günde bir paket Marlboro uzun içer, ve en az haftada bir kaç kez tebessümle neneme bakar ve ”bir cigara ver bana, dumana bak dumana, ne ben öldüm kurtuldum, ne sen geldin imana” der. İşe giderken hep başında sekiz köşe kasketi olur. Yemekten sonra çayı demlenir ve akşam namazından sonra başlar çay keyfine. Dedemin çay bardakları da en küçüklerinden olacak, yoksa zevk almıyormuş çaydan. Çayını soğuk içmeyi seviyor, bu yüzden hep iki fincanı bulunur, birini içerken nenem öbür fincana çay doldurur ki içtiği bitene kadar yenisi ideal dereceye ulaşsın (dedemin mütevaziliği bir yana, nenem gerçekten paşa gibi bakıyor ona). Çay keyfinden sonra televizyonlu odaya girer ve haber dinler bir saat kadar. Çok da iyi bir haber takipçisi, olağanüstü bir farkındalığa mevcut. Mesela Erdoğan’ı her gördüğünde çok tatlı söver, pek memnun degil siyasi gelismelerden. Haberlerden sonra artık türkü ve kelam zamanıdır. Uydunun sağladığı yüzlerce amatör ve yerel kanalların arasında dedem mutlaka uzun hava okuyan türkücüleri veya ağıt yakan Kürt dengbêjlerini bulur ve hiç bıkmadan içini çeke çeke dinler. 20-21 arası türk kahvesini içer ve ”kahve dumansız gitmez” cümlesini her seferinde tekrarlar, bir Marlboro daha yakar. 23.00 ise hiç değişmeyen uyku saatidir. Bazen oğulları veya torunları bu süreyi aşınca hep aynı hikayeyi hatırlatır: ”Adamın biri misafirlerine sormuş, siz eve gidince ne yapacaksınız? Diye, ‘yatacağız’ demişler, adamda: siz gidince biz de yatacağız demiş” diye anlatır gülerek. Bir de yine dedemin meşhur bir lafı vardır ”uyku geldi bedene, Allah razı olsun kalkıp gidene”. Ertesi sabah 8.00 da yine kahvaltısını yapar ve minik ofisine gider. Nenemin yaşlılıktan dolayı çok yorulduğu için artık evin alışverişini dedem yapar, iş dönüşü mutlaka markete uğrar. Öğle namazını camide kılar ve 50 basamaklı merdivenli yokuştan evine çıkar. Bu her gün böyle tekrarlanır.

Dedem ve Marlborosu

Dedem ve Marlborosu

Bir de öyle hayvan severdir ki dedem, eğer akşam yemeğinde et, tavuk veya artan yemek kalırsa hayatta çöpe atılmaz. Dedem kendi elleriyle götürür ve sokak köpeklerinin artık bildiği bir noktaya bırakır. Mesela bugün Cihanbeyli karla kaplı bembeyaz olduğu için ofisine gitmedi dedem, sabahtan beri pencereden dışarı bakıyor, kırlangıçlarını bekliyor, “bugün niye gelmediler” diyor. Bir kaç gün önce buğday ıslatıp bırakmış onlara hala yememişler, yem çürümüştür korkusuyla gitmiş onları temizlemiş ve yenisini bırakmış. Nenem bunu fark edince bir bağırdı ki dedemi de beni de yerinden zıplattı: ”çima hîzmeta cucko dikin!” Soğuk havaya aldırmadan çıkıp çıkıp bakıyor yemlerin azalıp azalmadığına.

Dedemin dengbêjleri ve katırlı ’kılamcı’ Ali

Dedemin hiç değişmeyen rutinlerinden biri de radyosuna bağlılığıdır. Hep de bulur yerel kürt FM’lerini ve saatlerce dinler ağıtları ve halay havalarını. Haber bültenlerini de en çok radyodan dinlemeyi sever. Radyosunun anteni artık beni değiştir dediği halde tuhaf olsa da çekiyor.

Dedemin 20 senelik radyosu

Dedemin 20 senelik radyosu

Dedem bir bürokrat olarak Türkçeyi gündelik kullanmak ve Cihanbeyli ilçesine taşınmak zorunda kaldığı için, çocukları ile de yoğun olarak Türkçe konuşmuştur. Ki o zamanlar Kürtçe konuşmanın faydası yok zararları varmış, bırak Kürtçe konuşmayı, Kürt kimliğiyle öne çıkmak bile başa bin bir bela açarmış Konya gibi milliyetçi ve muhafazakar bir bölgede. Bu yüzden dedemin çocukları da bu asimilasyon psikolojilerine kurban gitmiş ve aslında nesilleri etkilemiş. İlyas dedemin ben dahil, hiçbir çocuğu veya torunu Kürtçeye hakim değildir. Baba tarafım da bu tam tersi, köyde yerleşik oldukları için müdahale görmeksizin Kürtçe sürdürmüşler hayatlarını. Dedem kendi dil mirasını bize bırakamadı ama o müthiş gurur duyar kürt kimliğinden ve Kürt kültüründen. Güneydoğu TV’sini izler en sevdiği dengbêjler Izolli Mehmet ve Ahmet Döre çıktığı zaman. Adıyamanlı dengbêj Ahmet Dörenin Kürtçesi dedeminkine çok yakındır, bir yandan dinler bir yandan da misafirleri varsa onlara ağıtları tercüme eder dedem. Biz, yani Xalko/Gölyazı-Xelikan/Karacadağı-Qamaro/Yapalı’nın (ve bir çok civar köyün) kökleri Adıyaman’a dayanıyormuş. Dedeme göre 100-150 sene önce kıtlık yüzünden göç etmişiz Konya bölgesine. Hatta yolda 10 sene kadar Çukurova’da şansımızı denemişiz, ama orda sinek çokmuş, ve hayvanlarımız yapamamış. Köklerimizi ve tarihimizi hep çok merak ederim ve buna dair somut kanıtlar bulamamama hep kahrederim, fakat Gölyazı ile ilgili sanal alemdeki araştırmalarda da hep Adıyaman geçer, dedem de öyle duymuş kendi babasından. Yani dedem diline ve köklerine çok sadık bir adamdır, bu sonuca Kürtçe uzun havalarına ve ağıtlarına olan sevdasından varıyorum. Bende dedemden almış olmalıyım bu sevdayı ki, çok anlamadığım halde saatlerce dinleyebilirim sesi yanık Kürt dengbêjlerini.

Mesela eskiden, dedem genç iken kürt köylerinde ’cemaatler’ kurulurmuş. Bu cemaatlerde erkekler bir araya gelirmiş ve dengbêjler dinlenirmiş saatlerce. Dedemin hatırladığı bir ’kılamcı’ Ali varmış, taa Van’dan gelirmiş, köy köy gezer ve kılam yani kelam söylermiş. Bir kaç kuruş bırakırmış cemaat buna, yani kılamcı Ali’nin ekmek parasıymış sesi ve kelamları. O cemaatleri görüp yaşamak varmış, ve kim bilir kılamcı Ali acaba nerden biliyordu Konya’nın bozkırına sürülen bu kürtleri, günümüzde hala Konya’da kürt köylerinin varlığını bile bilmeyen okadar Türkiyeli varken? Ayrıca kılamcı sözcüğü de bu yörede yaşayan Kürtlerin Kürtçesinin uğradığı değişimin ufak bir örneği aslında. Kılam Kürtçe bir kelime ve Türkçe karşılığı da aynı kelam veya şarkı/türkü, dedemin eklediği –cı ise türkçe bir ektir, kişiye özellik yükleyen. Dedemin kılamcısı aslında bir kılamdâr (kürtçe anlamıyla: kelam veren), en çok da dengbêj olarak biliriz bunları Kürdistanda. Konya’nın kırık kürtçesinde bu gibi binlerce örnek var, Kürtçe kelimelerin türkçeleştiği ve türkçe fiillerin kürtçeleştiği, belki bir başka yazımda daha uzun değinirim bu konuya. Bu kılamcılar köylerde günlerce ve aylarca hanelerde misafir edilirmiş atlarıyla veya katırlarıyla. Her köy evinin mutlaka bir misafirhanesi bulunurmuş diyor dedem, tıpkı kervan hanlar gibi, hem bir ahırı hem de odası olurmuş uzun yoldan gelen misafirler için. Uzun yol derken mesela komşu köy de uzun yol sayılırmış o zamanlar, arabanın olmadığı zamanlardan bahsediyorum.

Mehmed Uzun dedemi mi anlatıyor?

Başta sizinle paylaştığım üzere tezimle alakalı başladığım bu yolculukta, yöremin kürt kadınlarının yaslarda okuduğu ağıtları yakından tanımaya ve anlamaya çalışıyorum. Bu yolculuğumda beni en çok motive eden ve uzun süredir en zevk alarak okuduğum kitap Mehmed Uzun’un Dengbêjlerim’inde dedemi buldum. Bir paragrafta Uzun babasını ve onunla ilgili anılarını anlatıyor, ama benim için dedemi anlatıyordu. Öyle ki ”yok artık bu kadar benzerlik olmaz” dedim, ve bu çok hoş tesadüfü anneme ve dedeme okudum. İkiside de şaşkınlıkla dinledi dedemi Mehmet Uzun’un satırlarında. Yazımı Uzun’un o paragrafı ile bitirmek istiyorum, tabiiki bu büyük benzerliği anlamak için dedem İlyas Karabulut’u yakından tanımak gerekir. Eğer Yapalılı akrabalarım bu yazımı okursa, bana hak verecekler 🙂 Böylece saygıdeğer kürt yazarımız Mehmet Uzun’u da anmış olduk ve anlamışınızdır ki ’Dengbêjlerim’ kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Mehmed Uzun – Dengbêjlerim, İthaki Yayınları 2005. Sayfa 34-36:

>> Babam dengbêj değildi ama dengbêjin dengiyle terbiye edilmiş bir insandı (…) Bir de akşamüstleri radyo dinliyordu. O radyo dinleme zamanları çok özeldi, evimizde, çevremizde herkes bunu biliyordu. Akşamüstleri, silahlı askeri inzibatların caddelerde, sokaklarda dolaşmaya başlamasından birkaç saat önce, babam, nerde olursa olsun, mutlaka eve gelir, hemen oturma odasının üst köşesinde kurulu döşekli, minderli yere gider, oturur ve ”radyo dinleme hazırlıklarına” başlardı; köstekli saatini çıkarır, başucuna koyardı. Çıkardığı sigara tabakasından bol miktarda sigara sarar, çakmakla birlikte, küçük bir tepsinin içine yerleştirir, kül tablasıyla birlikte önüne koyardı. O bunları yaparken annem de bir demlik dolusu çayı, şekeri, bardağı, meyve dolu bir tabağı, yine bir tepsi içinde getirir, önüne koyardı (…) Hazırlıkları bittikten sonra yine saatine bakar, sigarasını yakar ve radyoyu dinlemeye başlardı.<<

Mehmed Uzun - Dengbejlerim

Mehmed Uzun – Dengbejlerim

Reklamer

‘Gazi Mahallesi’ og børn i oprør

IMG_0183

Graffiti ved indgangen til Gazi, af en gymnasieforening, teksten siger (med en kurdisk accent antydning): 10 dages fravær, men vi kan jo ikke holde os fra oprør 🙂

Jeg starter mit specialeeventyr med et kort ophold i Istanbuls berygtede kvarter Gazi Mahallesi (‘Gazi kvarter’). Opholdet var egentlig tænkt som en lille pause fra eksamenerne og op til specialeskrivningen som jeg påbegynder den 1. februar. Men når man bor i Gazi, så skal man også regne en del tid på aktivitet ud over det sædvanlige. Gazi er det eneste sted i Istanbul, som er så præget af en kurdisk politisk aktivisme, at den har inspireret adskillige kurdiske såvel som venstreorienterede organisationer, NGO’er og partier til at råbe højt om alt der måtte gøre tilværelsen til et helvede for dem i Tyrkiet. Områder er kendt for at huse en arbejderklasse der er så rød og så oprørsk, at tyrkiske nationalister eller højreorienterede kurdere må kamuflere sig, for de er bestemt ikke velkomne her. Det er hidtil uset i andre dele af Istanbul såvel som i andre tyrkiske byer. Istanbul er trods alt den by der huser den største kurdiske population, men ingen kurdiske områder i byen har vist sig så oprørske som i Gazi. Man siger om Gazi Mahallesi, at den er synkroniseret med den kurdiske by Sirnak (Roboski ligger i denne by), beliggende i den østlige del af landet. Lige så snart at noget rør ved sig dér, så er man ude med demonstrationer og optøjer i Gazi. Også under Gezi-oprørerne på Taksim-pladsen, var Gazi det første område der var på gaderne.

Frygt og flugt præger Gazi

For at forså Gazi-ånden skal man spole tiden helt tilbage til 70’erne hvor en massiv tilflytning sker til området, fra anatolske byer som Sivas, Corum, Tokat og Dersim. Disse tilflyttere er primært grupper der tilhører den religiøse retning ‘alevismen’. Efter 70’erne kommer flere og flere til i kraft af det såkaldte ‘hemşehrilik’ system. Hemşeri/hemşehri betyder løst oversat medborger, fellow eller fra-samme-by. Begrebet bruges til at indikere, at man har rødder i samme by og oftest helt ned til samme landsby, tit er man også familiemæssigt relateret til hinanden. Hemşehrilik systemet som kan spores i samtlige storbyer i Tyrkiet, handler om at familier der flytter til i et område, trækker andre relaterede til fra den oprindelige (altså forladte) by til eksempelvis Istanbul til samme område, i dette tilfælde Gazi. Den ‘inviterende’ fellow hjælper således den pågældende med job og lejlighed, inden den anden part forlader landbyen til fordel for et måske mere attraktivt liv i storbyen. Vi kan sammenligne det lidt med flygtningestrømmen til Danmark i 70’erne og 80’erne, hvor det også var meget almindeligt at man flyttede til områder hvor man allerede havde relaterede eller venner fra samme by eller landsby. For eksempel er Frederikssund stadig den eneste danske by der huser næsten samtlige familier der kom til Danmark fra min fars landsby Gölyazi/Cihanbeyli. Hemşehrilik system gav en tryghed og solidaritetsfølelse for folk der af forskellige grunde måtte forlade deres hjem. Den første tilflugt i 70’erne nævnt for oven sker først og fremmest pga. ringe arbejdsmuligheder ‘hjemme’ i provinserne. De tilkomne alevier vælger også at organisere sig i de samme områder, er dels for i fred at kunne praktisere deres religion og traditioner, og dels fordi de i forvejen var en sårbar gruppe udsat for adskillige massakre i Osmannisk såvel som moderne tyrkisk historie. Ligesom at man i årtusindeskiftet tror at tilflugt til Gazi har nået sit højdepunkt, kommer der en ny bølge af flygtninge til området mellem 2011 og nu, det er de syriske krigsflygtninger der i modsætning til de lokale nå nøjes med at bo på gaden.

Kampene mellem Tyrkiet og PKK påvirker Gazi

Op imod 90’erne er det kurdiske område af Tyrkiet stærkt påvirket af krigen mellem den tyrkiske hær og den kurdiske guerillabevægelse PKK. Mange familier i de kurdiske byer og provinser har en eller flere relaterede der har tilsluttet sig PKK i kampen mod den tyrkiske stats undertrykkelse og diskriminering af det kurdiske folk. Fra starten af 1980’erne starter det tyrkiske militær en ny strategi, de såkaldte ‘landsbyafbrændinger’ der både skulle aftage PKK’s styrke, idet de fik ly og fødevarer fra landsbyerne, den skulle også afskræmme de lokale kurdere til ikke at støtte denne bevægelse som af Tyrkiet var og stadig er defineret som en terrorbevægelse. Ifølge menneskerettighedsorganisationen IHD (‘Insan Haklari Derneği’) brændte og tømte de tyrkiske militærstyrker 3700 kurdiske landsbyer i perioden mellem 1984-1999 og forårsager flugten af 953.680-1.201.000 personer. Landsbyafbrændingerne (‘köy yakmalari/bosaltmalari’ på tyrkisk) forårsager altså større bølger af flugt fra de afbrændte kurdiske landsbyer til hhv. storbyerne i Østtyrkiet og især til storbyerne i Vesten og Anatolien. Istanbul der idag rummer den største kurdiske population nogensinde, var en af disse tilflugtsbyer og Gazi Mahallesi et af de kvarterer der tager imod massevis af kurdere, især fra byer som Diyarbakir, Siirt, Sirnak og Bingöl. Denne relativt ‘homogene’ population og Gazi’s lidt isolerede placering betyder at disse kurdere (ligesom alevierne i området), der var direkte påvirket at situationen i Østtyrkiet, lettere kan forene sig i politiske grupper som op imod 2000 var dominerede af PKK.

Gazi-massakren i 1995

Gazi Mahallesi i sin politiske og socialistiske ånd kom for alvor i spotlyset den 12. marts 1995, da landsdækkende medier dækkede de såkalde ‘Gazi hændelser’ (‘Gazi Olaylari’ på tyrkisk). Den dag blev 4 thehuse/’kahvehane’ (forsamlingshuse for mænd) og en dessertcafé i Gazi Mahallesi angrebet med jævne minutter af stadig ukendte mænd fra en taxa. Efterfølgende blev taxachaufføren dræbt og taxaen brændt ned. Angrebene resulterede i at en ‘alevi-dede’ (en alevi lært) Halil Kaya mistede livet og adskillige blev sårede. Mange pile peger på at angrebene var tilknyttet ultranationalistisk tyrkisk grupper som ‘de grå ulve’, der i 90’erne menes at have stærke tilknytninger til den dybe stat i Tyrkiet. Dagen efter angrebene den 13. marts gik Gazi’s kurdiske og alevi-indbyggere sammen om en større protest, hvor den lokale politistation blev angrebet. Politiet svarede igen med ild der forårsagede 17 dræbte, hvoraf syv af dem var politibetjente.

De såkaldte Gazi hændelser var naturligvis ikke det første anslag på demokratiet i området, men hændelserne blev en slags vækkelse for lokalbefolkningen i Gazi, der nu værnede om deres rettigheder mere end nogensinde. Hændelserne forårsagede også en alliance mellem de kurdiske forerningerne og alevierne i området, der allerhelst ønskede at praktisere deres religion uden politisk indblanding.

Gazi Mahallesi idag

Madhus i Gazi der er navngivet Rojava, som er navnet på det kurdiske selvstyreområde i Nordsyrien.

Madhus i Gazi der er navngivet Rojava, som er navnet på det kurdiske selvstyreområde i Nordsyrien.

Oprørerne i Gazi var altså længe forud for Gezi. I Gazi har indbyggerne smagt på tåregas og politivold i årtier. Jeg kommer selv hyppigt til Gazi Mahallesi fordi min forlovede Mazlum Dogan og hans familie bor her. Mazlum og hans familie har oprindelse i Bingöl, en mindre kurdisk by der ligger i den østlige del af landet mellem Erzurum, Dersim, Diyarbakir og Muş. De flyttede fra Bingöl til Istanbul i 1995, kun en måned før Gazi hændelserne, af samme grund som de fleste kurdere der kom til Istanbul i 90’erne, nemlig krigen der snart skulle forårsage afbrændingen af deres landsby samt den høje arbejdsløshed. Mazlum’s far havde i starten af 90’erne været fængslet på det berygtede Diyarbakir-fængsel pga. politisk aktivitet, han blev anklaget for at være ”PKK-terrorist”. Denne stempling af offentlige myndigheder var aldeles farlig i en Østtyrkiet, der i denne periode er præget af ‘uopklarede mord’ (se mit tidligere indlæg om Cumartesi Anneleri), derfor valgte han og familien på fire at flytte til Istanbul, hvor det var sværere at blive genkendt.

Da Mazlum og jeg gik en tur i kvarteret, fik vi stanken af afbrændte dæk og vi så hurtigt en flok små drenge mellem 10-15 år brænde dækrester af på åben gade. Indgangen til Gazi Mahallesi gør sig bemærket ved sine vægge, der er påmalet med graffiti, politiske slogans og plakater der opfordrer til diverse demonstrationer og koncerter (typisk politiske koncerter). Mest bemærkelsesværdigt er den nedbrændte busstopsted, som er blevet offer for de daglige kampe mellem demonstranter og politiet.

En væg ved indgangen til Gazi: plakater af HDP's Selahattin Demirtas under præsidentvalget i August.

En væg ved indgangen til Gazi: plakater af HDP’s Selahattin Demirtas under præsidentvalget i August.

Man behøver ikke at gå særlig langt i Gazi for at få fornemmelsen for de mange vestreorienterede partier og NGO’er der holder til her, samt de mange thehuse der huser kurdiske mænd der diskuterer trivielle og politiske problemer. Aleviernes forsamlingssted Cem-huset ligger også på denne hovedgade. Lidt længere nede af gaden går vi ind til en Cigköfte-butik, ja det er min yndligsret! Ham der betjener butikken siger at det nok er en god ide at blive inde, for der er ballade udenfor. Jeg kigger ud og bliver forbavset over at se en kæmpe ‘TOMA’ (panservogn) og en gruppe på omtrent 20 drenge der frygtløs angriber denne med sten. Cigköfte-drengen er fuldstændig rolig i sit ansigtsudtryk, det samme er Mazlum, faktisk joker de indbyrdes om balladen udenfor. Vi har fået pakket vores Cigköfte og går ud igen af butikken, jeg er både lidt skræmt af at være så tæt på en TOMA og de stenkastende børn, men jeg synes også at det er vildt spændende og lidt vildt at disse små drenge er så modige. Mazlum morer sig over at jeg virker lidt skræmt, vi skal jo forbi dem for at komme hjem, han fortæller mig at det her altså er meget almindeligt her i Gazi og at det nok er en demonstration for Kobane, som politiet ikke tillader. En demonstration for Kobane af 20 små drenge? Hmm. Nå men det bliver endnu værre da en offentlig bus dyttende kører forbi os, dens kæmpe glasruder er blevet ramt af sten og ruderne braser ned og bliver til millioner af glasskår for næsen af os. Bussen er heldigvis tom. Jeg hører et par mødre og fædre bande af de små drenge og deres opførsel. En af drengene har en sort elefanthue på hvor kun øjnene kan ses og råber: ”Hevalnoooo” (betyder venner på kurdisk) og opfordrer dem til at løbe tættere på TOMA’en. Jeg kan ikke lade være med at ytre mig om at det jo er lidt uansvarligt at angribe en bus, for tænk hvis der var civile i og de kæmpe stenblokke havde ramt én af dem. Mazlum fortæller mig at hans egen politiske bevidsthed startede som de små drenges, og at jeg ikke skal undervurdere dem pga. deres alder; ”de er så organiserede, den bus har højst sandsynligt fornærmet dem ved at køre imod dem for at skræmme dem væk. Endvidere ville børnene aldrig kaste sten på bussen hvis ikke de var 100% sikre på at den var tom.” Fordi voldelige sammenstød mellem politiet og de lokale i Gazi er så hyppige, så er det kun gamle busmodeller der kører ruten igennem Gazi Mahallesi. At skade de offentlige busser symboliserer skade på den undertrykkende tyrkiske stat, i hvert fald for disse drenge der måske bliver den næste generation af kurdiske meningsdannere.

Vil du vide mere om landsbyafbrændinger og Gazi Mahallesi? Så check disse links i artiklen samt:

http://nevzatcicek.blogcu.com/gazi-mahallesinde-kahreden-gerginlik/2656073

Hvis i vil vide mere om ‘Gazi Olaylari’ så kan jeg anbefale jer at se afdøde journalist Mehmet Ali Birand’s dokumentar Son Darbe 28 Subat og/eller Aydin Bulut’s Gazi Mahallesi Belgeseli.